|
meturk
|
|
| Mesaj sayısı: 706 |
| Kayıt: 02.04.2007 |
Durumu:
|
|
18-07-2007 00:26
-Bir dönüşüm yaşandı Murat Çelik cephesinde, bu Düş Sokağı Sakinleri’nin kaderini değiştirdi.
Evet Allah’ın izniyle İslam’a döndüm, elimden geldiğince onu yaşamaya çalışıyorum. Ezanla birlikte namazımı kılıyorum, geldiğim noktaya şükrediyorum, çiçek gibi açmak lazım diyorum ama hissetiklerimi tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum.
-Müzik çiçek gibi açmanın neresinde duruyor?
Tam kalbinde.
-Düş Sokağı Sakinleri’nin protest müzik yapmama gibi bir kararı vardı, solo albümünüz Su Düşleri’nde de, Seyyah’ta da aynı hava var. Yani hayata ilişkin referanslarınız değişti ama aynı tavırla devam ediyorsunuz, daha bireysel ve içe dönük bir müzik yapmakta kararlı gibisiniz.
Biz Düş Sokağı Sakinleri olarak 1993-1994 yılında albüm ilk çıktığında söylemiştik: Protest müzik yapmayacağız diye. O zaman pop müzigin en iğrenç dönemleriydi ve aynı zamanda ciddiye alınabilecek grupların sol ağırlıklı ajite edici bir söylemleri vardı. Vur deyince öldüren bir müzikti bu. Bana göre bir şeyin etkisinin sürmesini istiyorsan onu öldürmeyeceksin, sadece yaralayacaksın. Ben yaptığım müzikte de bunu istiyorum. Dinleyicinin bir yara almasını ve o yara iziyle yaşamasını istiyorum. Yaptığım parçaların hepsinde kendimle olan kavgalarım var. Şimdi bu daha da belirginleşti ve artık karşımdakine olan bakışım da yansıyor müziğe.
-Karşınızda olan kim/ne?
İnsan, eşya, dikey ve yatay ilişkiler, sistem... Hepsi iç içe ve hepsi sorgulanmayı bekliyor. İnsanların önüne bir model, bir örnek koyabilemek için bunları mesele yapmak gerekiyor. Niçin turist gibi görünen şu genç ağzını açtığında geliverem, gidiverem diye konuşuyor? Bunda bir terslik yok mu veya niçin şu masa ısrarla böyle dizayn ediliyor? Kaygılar kimi zaman toplumsal ve kültürel kimi zaman estetik olabiliyor. Müzik dünyası put üretiyor
-Sanırım yaşadığınız manevi süreçte kısa bir süre müziği bırakma gibi bir düşünceye kapıldınız. Bir yanda müziği ihtilaflı kılan din alimlerinin görüşleri var, bir yanda Müslüman olunca müziği bırakan ama aslında müzikten hiç kopamayan Cat Stevens/Yusuf İslam gibi bir örnek var, şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz durumu?
Evet bu başıma geldi. Bunu çok düşündüm. Ama şu soruyu sordum sonra; Cat Stevens gibi milyonlarca insanı etkileyen biri. Müslüman bir kimlikle aynı müziği yapmaya devam etseydi daha iyi olmaz mıydı? Allah bilir ama çok büyük bir açılımdı. Müzik çok büyük bir güç çünkü. Plastik sanatlar, resim gibi sanat alanlarından zevk alabilmek için az buçuk eğitim almak gerekir, ama müzik insanın kalbine dolaysız bir şekilde girer. Öyle bir ilahi tarafı var müziğin. Bazen konserlere gidiyorum, cami soruyorum, bakıyorum bir kaç genç önce şaşkınlık yaşıyor, sonra gelip benimle birlikte namaza duruyorlar. Müslümanca yaşamak kabuğuna çekilmeyi değil hayatın içinde olmayı gerektiriyor. Peygamber Efendimizin ve sahabenin hayatına baktığımız zaman direkt yaşamın içindeler. Bizzat ‘orada’ olacaksın.
Neden namazı niyazı olan sanatçılar olmasın? Burada en büyük hatamız Peygamber Efendimizle ilgili asıl noktaları ıskalıyor olmamız. Onun eşyaya ve insana, insan ilişkilerine, insanlığı okumasına dikkat kesilmemiz lazım. Peygamberimiz heykeli mi kırdı putları mı düşünmek lazım.
-Kavgam dediğiniz şey putlara karşı mı?
Tabii bütün putlara karşı. En başta içinde bulunduğum dünyanın putlarına. Müzik dünyasında icra eden, üreten ve dinleyen arasındaki ilişki korkunç bir yara alıyor. Çünkü öyle aşırı bir yüceltme var ki puta dönüştürülüyor müzik yapan insan.
-Bu konuda öteden beri hassassınız. Benim dinleyicim konserden sonra imza istemeye gelmeyen dinleyicidir demiş ve epey tepki almıştınız.
Ben hep bunu anlatmaya çalışıyorum. Sözümün de arkasındayım. Spontone gelişmeler vardır. İnsan dinleyicisiyle tanışıp, konuşup, çay içebilir. Ama bu imza istemeler, saçının telini almaya kalkmalar... O zaman ego, üretemin önüne geçiyor. “Bekle beni İstanbul geliyorum” falan demeye başlıyor insan, anlatabildim mi? Müzik dünyası sürekli yeni putlar üretiyor. Ben dinleyicisinden bir şeyler öğreneceğini düşenen biriyim. Müzik yapan daha üst bir noktada durmaz, bir simitçiden, bir demirciden farklı değildir. Albümümü yaparım, beğenen söyler, beğenmeyen açık açık eleştirir... Çünkü yaptığınız müzik iyi de olabilir kötü de. Önemli olan buradaki tercihinizdir, bu tercih sizin yaşama bakış ve algılayış pencerelerinizden birini oluşturur; cama değil camdan bakmak gerekir.
- Gerçekten de egonun sürekli ve aşırı olarak şişirildiği böyle bir atmosferde, ‘önce kendi nefsini eğitmeyi’ şart koşan bir anlam dünyasına nasıl çark edebildiniz? Özel bir hikayeniz var mı?
Bu Allahü Teala’nın çok büyük bir lütfu. Saçların uzun, gitar çalıyorsun, para kazanıyorsun, tabiri caizse kızlar sana hasta, sağlığın yerinde, çoluk çocuk geçim derdin yok, “Ne harika bir yaşamın var” diyorlardı insanlar... Ama olmuyordu. Huzursuzluk vardı. Dahası “Bu parçayı sen mi yazdın?” dediklerinde “Evet ben yazdım” diyemiyordum. Sonra bazı gelişmeler oldu, çok alkol alan bir insan değildim ama bir süre sonra hiç içmemeye başladım, üzerime bir hal gelmeye başladı ve anladım niye “Benim şarkım, benim bestem, benim sözüm” diyemediğimi...
-Neden diyemiyor musunuz?
Benim değilmiş çünkü. Ben sadece vesileymişim. Bir maden işçisi de olabilirdim, ama burada olmamı isteyen ve sağlayan Allah. Veren o, mülk de ona ait. Namaz kılmak müzik yapmaya engel mi?
-Çevreniz, en yakın arkadaşınız bile bunları anlayamadı ve epey tepki aldınız...
İnandıktan sonra, inanmayan insanlarla inanılmaz mücadelelerim oldu. Ama inandığım için sırtlarını dönmeleri gurur verdi bana. Allahü Teala bir ayetinde diyor ya; “İnsanları Allah’a çağıran, iyi iş yapanlardan ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” Bunları söylediğimde kızıyorlardı. Namaz kılıyorum diye bir sürü hikaye anlatıldı. Oysa ben onların hiçbirine karışmıyordum, yargılamıyordum.
-Dindar bir marangoz olabiliyorsun, dindar bir esnaf olabiliyorsun ama hem dindar hem sanatçı olamazsın! Bu iki resim niye uyuşmuyor zihinlerde?
Ne yazık ki öyle... Marks’tan bir laf söylüyorsun. Ya da Freud’tan, ama “Peygamber Efendimiz şöyle şöyle söyledi” dediğinde hemen suratlar değişiyor. Ne oluyor yani? Bir anlam veremiyorum ama böyle oluyor. En sağlam, en demokrat dediğin insanların bile son kertede şekil şemail sevdalısı olduğunu görüyorsun.
-Sanırım sizi anlamayanlardan biri de hem iş hem gönül bağınız olan Murat Yılmaz’dı. Şu an görüşüyor musunuz, aranız nasıl?
Ben çok istiyorum görüşmeyi. Birkaç defa denemem oldu. En son bir ay önce görüştük. Ama garip bir şekilde benden uzak duruyor.
-İlginç olan şu, Murat Yılmaz ‘ın mistik eğilimlerinin sizden daha fazla olduğu söyleniyordu. Türkiye’de yaşanan mistisizm ‘özel’ şartlardan dolayı ‘dine dönmeyi’ kapsam dışı bırakıyor sanırım. Onun acısını çok çektim. O benim arkadaşım, öyle veya böyle bugüne kadar yaptığım en kral sahne çalışmalarını onunla beraber yaptım. O da aynı duyguları yaşıyor. 20 yıldır tanıyoruz birbirimizi. Ama açıkça söyleyeyim: Ani çıkışlar, absürd laflar, bir iki akord eksik basmalar insanı mistik yapmaz. Ben Murat’ta mistik bir yönelim olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. Gördük herşeyi Cennet albümünde. Tabii hissi davranıyorum dinlerken.
-O, Düş Sokağı Sakinleri’ni bütün yönleriyle sahiplendi, bu isimle çıkarıyor albümlerini. Siz ise albüm kapağınıza bir ibare bile koymadınız, neden?
“Murat Çelik, Düş Sokağı Sakinlerini bıraktı, terketti”, “Düş Sokağı Sakinleri’nin misyonunu ben devraldım”. Bunlar inanılmaz derecede ilginç şeylerdi ve canımı yaktılar. Kaç defa gidip, devam edelim dedim, birlikte müzik yapalım dedim. Kabul edilmedim. Ben onu anlamak için Allah’a dua ediyorum. Allah onun yolunu açık etsin. Ama işi biraz zor. Düş Sokağı Sakinleri adını tek başına devam ettirmek hem ahlaken yanlış, hem de zor. Albümünün adını ‘Cennet’ koyması da rahatsız ediciydi. Yani Murat Çelik dine döndü ama ‘Cennet’ burada der gibi. Albümün iç kapağında da sürekli Murat Çelik anısına, Murat Çelik’le biz şöyleydik böyleydik falan gibi ibareler var. Oysa ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Klipler yüzünden müzik eşantiyona dönüştü
-Medyaya karşı hep mesafeli durdunuz. Ama şu süreçte, yani Düş Sokağı Sakinleri’nin tamamen dışında bırakılma sürecinde bu tavrınız biraz aleyhinize oldu gibi, ne dersiniz? “
Şer bildiğin şeyde hayır, hayır bildiğin şeyde şer vardır” diyor Allahü Teala. Dediğiniz doğru, bu biraz benim aleyhime oldu. Ama Allah şahidimdir hiçbir zaman tedirginlik duymadim, çünkü o diyor ki “İnananlar yalnızca bana güvensinler yalnızca bana dayansınlar”.
-Nedir bu mesafenin nedeni, klip çekmeye karşı da tavrınız var mesela? Medyaya önem vermeye başladığında iki yüzlülük kendini dayatıyor. Ürettiğin şey değil, ne ile ortaya çıktığın değil, nasıl ortaya çıktığın, nasıl göründüğün önemli oluyor. Ben sunduğum şeyin yanına iki tarak bir kalem vermek istemiyorum. Oysa klip çekmek böyle bir şey. Klip çekmek gelenekselleşti ve bu müziği öylesine arka plana itti ki, şimdi klibi olmayan şarkı neredeyse yok sayılıyor. Oysa araya imajları sokmadan da iyi bir yere gelinebilir. Düş Sokağı Sakinleri aslında bunun en iyi kanıtıydı. Ne bir afişimiz vardı, ne bir klibimiz.
-Sizce neydi bu başarının nedeni? İşin sırrı neredeydi?
Aslında bunun nedeni çok güzel müzik yapmamız değildi. Bu konuda hep tartışma çıkardı arkadaşlarla aramızda. Ben hâlâ aynı fikirdeyim. Biz çok güzel bir müzik yapmıyorduk, biz varolan bir boşluğu çok güzel dolduruyorduk. Bugün Bülent Ortaçgil nasıl bir yer dolduruyorsa, Fikret Kızılok nasıl bir yer dolduruyorsa biz de öyle bir yer dolduruyorduk. Elbette bir stilimiz, samimi bir müziğimiz vardı. Kendiliğinden olana çok önem verirdik. Hâlâ da benim için böyle bu. Bu albümde de öyle oldu. Stüdyoya girdiğimde metronom falan istemedim, Uğur Varol’la birlikte aldık enstrümanları başladık çalıp kaydetmeye. O an oluştu herşey, orada oldu. Grubum yok, Allah’ım var
-Bir bütünlük var albümde, hepsi aynı kaynaktan çıkıyor parçaların, hepsi aynı yere gidiyor gibi. Sonra bir sadelik var, neredeyse gözalıcı bir sadelik....
Evet. Ben o sadeliği çok seviyorum. Müziğim Allah’a tefekkür eden birine eşlik etsin istiyorum. Müziğim tefekkürü akla düşürsün istiyorum. Tasavvuf müziğini seviyorum ama alıcısı, hedef kitlesi çok belli. Ben bu ülkedeki yüzbinlerce öğrenciye, genç insana seslenmeli, ‘aşkı’ hissetmelerini sağlamalıyım. Bu albüm bir köprü olmalı.
-Seyyah’ta üzgün, hüzünlü bir tonlama seziliyor...
Yaşadığım kırgınlıklar elbette yansıdı. Dine döndüğüm dönemlerde eski grubumun, Düş Sokağı Sakinleri’nin konserine gitmiştim, bir yabancı gibi. Onlar müzik yapıyorlardı ve ben sahnede değildim. Konserden sonra tebrik etmeye gittim yanlarına, acaip soğuk bir tavırla karşılandım. İlk yıkımı orada almıştım. Anlayamıyordum bir türlü, fikir ayrılığı olabilirdi, noolmuşti ki, biz arkadaştık! Kızdım kendime sonra, “Onların parçaları, grubu, seyircisi varsa benim de Allah’ım var” dedim ağlayarak. Bakara Suresi’nin 45. ayeti geldi aklıma: “Sabır ve namazla benden yardım dileyin. Doğrusu bu inanmayanlara çok ağır gelir”. Sonra Allah’ın izniyle ardarda beş parça yaptım. Seyyah’taki parçaların bendeki yerleri çok ayrı. Parçaların hepsi kafama yatkın, sözüme yakın oldu. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
Nihal Bengisu Karaca - Sayı: 400 - 05.08.2002
|