|
blueslive
|
|
| Mesaj sayısı: 4 |
| Kayıt: 06.05.2008 |
Durumu:
|
|
06-05-2008 16:41
Blues Tarihi
Blues’un Kökleri
İlk Afrikalı köle kabilesi Amerika’nın Virginia eyaletinde, Jamestown’a 1619 yılında getirildi. Genellikle Batı Afrika’dan, Dahomey, Fulani, Arada gibi yerleşik, avcı olmayan, toplayıcı kabileler tercih ediliyordu. Sağ kalıp da Yeni Kıta’ya ulaşabilenler, gemi ambarlarına balık istifi doluşturulanların yarısından azdı. Bu tarihte Amerika’da beyaz köleler de mevcuttu. Amerika’daki yaşam koşulları beyazlar için de zordu, ama onların imkanlarını siyahlarla kıyaslamak da mümkün değildi. 1776’da ilan edilen Bağımsızlık Bildirgesi çerçevesinin içine –kadınlar ve Kızılderililerle birlikte- siyahlar da alınmadılar.
19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde köleler güney eyaletlerinde, pirinç ve pamuk tarlaları çevresine yoğunlaşmıştı. 1850’de ise 200 bin kadar özgür siyah vardı ve köleliğin kaldırılması için uğraşıyorlardı. Köleliğin kaldırılması Amerikan iç savaşı sonunda, 1865’e mümkün oldu. Yine de şiddet ve sömürü tam anlamıyla sona ermedi. Mülkiyet düzeninde, siyasal alanda, yaşam koşullarında herhangi bir değişiklik olmadı. Hatta siyahların evlerinin, mahallelerinin beyazların mekanlarından ayrılması yasayla sabit kılındı. Blues bu koşullarda doğdu.
Daha ilk kölelik günlerinden itibaren icra edilmeleri yasaklanan tribal törenler ve kabile alışkanlıkları, beyaz egemenlerin işine geldiği yerlerde, mesela çalışmayı rahatlattığı için tarlalarda nispeten serbest bırakılıyordu. Anadolu dahil pek çok coğrafyada ve folklorda rastlayabileceğimiz, Amerikan Blues’una Batı Afrika’dan geldiği düşünülen ‘call and response’ (çağrı-yanıt) gibi toplu atışmalar ya da kendi kendine ah çekmeler, ağıtlar, bağrışlar hoşgörülebiliyordu. Çoğunlukla tek cümlelik tekrarlar halinde kullanılan ilk blues şarkıları, bir arzuyu belirtiyor, bazen bir yakına halini alıyor, bazen de beyaz adamdan duyulan nefretin altını gizlice çiziyordu.
Siyahları kaba ve görgüsüz bulan beyazların bu müzikleri komik bulup eğlendikleri de oluyordu.kendilerine ait bir kültürü kalmayan, Avrupa kültürüyle karşılaşarak Hristiyanlaştırılmış siyahlar, kendilerine uygun görülen sessiz iş hayatına tamamen hapsolmak yerine, yeni dinlerini Afrika geleneklerinden de kopmayarak, adeta bir kabile ayini yaratarak yaşayabiliyorlardı.Siyahların söylediği ve beyazlar arasında da popülerleşen kilise ilahileri, geleneksel Blues’un temellerini arasına girecekti. "Jump-up" denilen ritmik dans şarkılarının yanında, yüzünü siyaha boyayıp sahnede siyah taklidi yaparak şarkı söyleyen beyazların "minstrel" geleneğini de blues kaynakları arasına dahil etmek gerekir.
Blues Plağa Alınıyor
1910’lu yılların sonunda Amerika büyük bir siyah göç dalgası yaşıyordu. Güney şehir ve kasabalarındaki baskıdan, yoksulluktan bunalan siyahlar, özgürlüğü kuzey şehirlerinde görüyorlardı. 1. dünya savaşı’nın başlamasıyla birlikte Avrupa’dan göç azalınca kuzeyin iş gücü ihtiyacı güneyli zenciler tarafından karşılandı. Chicago gibi şehirlerde hayat standardı kırsal kesimden daha yüksek olmasa da, daha özgürdü.
1910’lu yıllarda Charley Patton’ ın şöhret kazandığı yıllarda ‘Blues’un anası Ma Rainey’ hariç tutulursa çok fazla kadın blues şarkıcısı yoktu. Ama Blues’un ilk defa plağa alınması da kadınların sesiyle oldu. Bir blues şarkısı ilk defa 1920’de kaydedildi: Mamie Smith’ den That Thing Called Love... Ama asıl başarı, yine Smith’ in Crazy Blues’ uyla gelmiş, plak rekor denecek sayıda( altı ayda bir milyon) satmıştı. Smith tam anlamıyla bir blues şarkıcısı sayılmazdı, ama kendinden sonra gelen kadınlara olduğu kadar, bütün bir blues alemine de kapıları açmış oldu. Siyah plak pazarının çekiciliğin kapılan yapımcılar tehditlere rağmen blues plakları yayınlamaya başladılar. Böylece ‘ırk plakları’ denen dönem başlamış oldu. 1920’ler, daha sonra hiç olmayacağı kadar kadınların dönemiydi; caza hatta vodvil şarkılarına yakın şarkılarıyla Mamie Smith, Ma Rainey, Bessie Smith bugune kadar sürecek bir vokal geleneğinin başlatıcısı oldular.
Döneme damgasını vuran genellikle Mississippili müzisyenlerdi: bu dönemde plak yapan Robert Johnson, Tommy Johnson, Son House gibi isimler, ancak uzun yıllar sonra 1960’larda blues’ un yeniden doğuşu ile hatırlanacaktı.
Blues brothers dan hiç bahsedilmemesi enteresan tabiki blues a aşık insanlar ve bunu hayat tarzı edinip filmleştirmişler
1960 – 1970 Dönemi Ve Blues
1960’lı yılların başında, dönemin en popüler müzik tarzlarının başında rock’n roll ve soul geliyordu. Bu türler African- American olarak adlandırılan müzik akımdan etkilenmişlerdi. Özellikle beyaz sanatçılar African-American müziğini Amerika Birleşik Devletleri ve yurtdışında yeni seyirci kitleleriyle buluşturuyorlardı. İngiltere’de, 1960’lar boyunca Amerika blues efsanelerinin kayıtları ve İngiltere blues-rock tabanlı kayıtlar etkin rollere sahipti.
John Lee Hooker ve Muddy Waters gibi blues sanatçıları coşkulu seyirciler önünde perforsmanlarını sürdürmeye devam ettiler. Bu perforsmanlarda, New York doğumlu Taj Mahal gibi geleneksel bluesun parlayan isimlerini de seyircilere takdim ettiler. John Lee Hooker, kendi blues stilini rock elemanları ile zenginleştirdi. 1971 yılında çıkardığı Endless Boogie albümü bu yeni stili içeriyordu. B.B. King eşsiz gitar tekniği ile “Blues Kralı” ünvanını kazanmıştı. Gitar ve arpın kullanıldığı Chicago stilinin aksine King’in orkestrası saksafon, trompet ve trombon kullanıyordu. B.B. King gibi Tennessee doğumlu olan Bobby “Blue” Bland, blues ve R&B türlerinin önemli temsilcilerinden biriydi.
İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Hareketleri, Amerika’da African-American müziğine ve bu müziğin kökenlerine olan ilgiyi arttırdı. Newport Folk Festival gibi müzik festivalleri geleneksel bluesun ve Son House, Mississippi John Hurt, Skip James, Reverend Gary Davis gibi isimlerin yeni seyirci kitleleriyle buluşmasını sağladı. Savaş öncesi akustik bluesa duyulan ilginin yeniden canlanmasına yardımcı oldu. Savaş öncesi klasik bluesa ait pek çok derleme Yazoo Plak Şirketi tarafından yeniden yayımlandı. 1950’lerde Chicago blues hareketinin içerisinde yer almış olan J.B. Lenoir, akustik gitar kullandığı birçok LP’ler kaydetti. Bu kayıtlarda, akustik basta ve davullarda Willie Dixon Lenoir’e eşlik etti. Şarkıları, ırkçılık ve Vietnam Savaşı gibi politik konulara değiniyordu. Bu durum, o dönem için normal olarak nitelendirilmiyordu. Alabama blues kayıtlarında yer alan bir şarkı şöyle sesleniyordu:
I never will go back to Alabama, that is not the place for me
You know they killed my sister and my brother,
and the whole world let them peoples go down there free(Bir daha Alabama’ya geri dönemeyeceğim. Artık orası benim için değil. Kardeşlerimi öldürdüklerini biliyorsunuz ve hala onların özgürce dolaşmalarına izin veriyorsunuz. )
Chicago kökenli Paul Butterfield Blues Orkestrası’na ve İngiliz Blues hareketine de bağlı olarak 1960’larda blues dinleyen ve bluesla ilgilenen beyaz sayısında artış kaydedildi. İngiliz blues tarzı; Fleetwood Mac, John Mayall ve the Bluesbreakers, The Rolling Stones, The Yardbirds ve Cream gibi grupların Delta ve Chicago blues gelenekleri ile harmanlanmış klasik blues performansları sergilediği dönemlerde gelişme gösterdi.
1960’larda İngiliz blues müzisyenleri Canned Heat, Janis Joplin, Johnny Winter, The J. Geils Band ve Ry Cooder gibi Amerikalı blues-rock fusion müzisyenlerinden ilham aldılar. Led Zeppelin’in ilk albümleri geleneksel blues şarkılarına yer veriyordu. Jimi Hendrix de kendi alanında bir dehaydı. Psychedelic Rock ve siyah bir adam…Hendrix, iyi bir gitarist olmanın ötesinde rock müziğinin gelişimi tetikleyen bir isimdir.
1960’ların sonlarına doğru, Chicago’da Magic Sam, Magic Slim ve Otis Rush ile birlikte Batı Yakası tarzı blues (West Side style blues) doğdu. Batı Yakası tarzı çok güçlü bir ritmik desteğe sahipti. Bu ritm desteğini, ritm gitar, elektro-bas gitar ve davullar sağlıyordu. Albert King, Buddy Guy ve Luther Allison amplified elektro lead gitarın baskın olduğu bir Batı Yakası tarzını benimsemişlerdi.
1980’lerden Günümüze Blues
1980’lerden günümüze kadar olan döneme baktığımızda, Afro-Amerikan kökenli nüfusun bluesa ilgisinde bir dirilme gözlemlenmektedir. Z. Z. Hill’in "Down Home Blues" (1982) ve Little Milton’ın "The Blues is Alright" (1984) isimli albümlerinin beklenmedik başarıları, “Soul Blues” veya “Southern Soul” olarak adlandırılan ve diriliş hareketinin kalbini oluşturan müziğe hayat vermiştir. Bu tarzda eserler veren Afro-Amerikan kökenli çağdaş blues müzisyenleri Bobby Rush, Denise LaSalle, Sir Charles Jones, Bettye LaVette, Marvin Sease, Peggy Scott-Adams ve Willie Clayton’dır. Rip Daniels tarafından kurulmus olan “The American Blues Radio Network” çalma listelerinde soul blues parçalarına yer vermektedir.
1980’lerden günümüze, blues hem geleneksel formda hem de yeni formlarda gelişim kaydetti. Hem solo hem de ritm rollerinde gitar kullanan “Texas Rock-Blues” doğdu. West Blues’un tersine Texas Blues fazlasıyla İngiliz rock-blues hareketinden etkilenmişti. Texas Blues’un en önemli müzisyenleri Stevie Ray Vaughan, The Fabulous Thunderbirds ve ZZ Top’dır. 1980’lerde John Lee Hooker yeniden dirildi. Hooker, Carlos Santana, Miles Davis, Robert Cray ve Bonnie Raitt gibi isimlerle birlikte çalıştı. The Blues Breakers ve Cream ile tanınmış olan Eric Clapton, 1990’larda MTV Unplugged albümü ile blues dünyasına geri döndü. Bu albüm, bluesu akustik gitar ile buluşturuyordu. 1980’lerde ve 1990’larda, Living Blues and Blues Revue gibi blues yayınları okuyucu ile buluşuyordu. Büyük şehirlerde blues toplulukları kuruldu ve blues festivalleri daha sık düzenlenmeye başlandı. Daha çok gece klubünde blues çalınıyordu. 1990’larda Delta Groove Music, Arhoolie Records, Smithsonian Folkways Recordings, Yazoo Records ve Document Records gibi müzik şirketleri önemli blues parçalarını tekrar dinleyicilerle buluşturdu. Genç blues müzisyenleri, Delta Blues’tan Rock-Oriented Blues’a kadar çok farklı tarzları araştırdılar ve yeni bakış açıları oluşturmaya çalıştılar. Sean Costello, Shemikia Copeland, Johnny Lang, Corey Harris ve Susan Tedeschi gibi 1970 sonrası doğumlu müzisyenler kendi tarzlarını geliştirdiler.
|