|
meturk
|
|
| Mesaj sayısı: 699 |
| Kayıt: 02.04.2007 |
Durumu:
|
|
30-12-2007 11:44
Sahne gösterilirinizde provakatif bir tavır var. Rahatsız mı ediyorsunuz, yoksa rahatsız mı ediliyorsunuz?
Yusuf: Rahatsız olduğumuz durumlar tabii ki var. Orada bir şey icra ediyoruz, ama karşılığını alamadığımız durumlarda, bizi alkışlamayan insanları bazen azarlayabiliyoruz.. Ya da “bir sanatçının tek besin kaynağı alkışlardır arkadaşlar” diye, dalga geçme amaçlı olduğu belli olan uyarılar da yapıyoruz. Evet, sanatçıya yakışmayacak cevaplar da veriyoruz sahnede. Bu açıdan hem rahatsız ediyoruz, hem de rahatsız oluyoruz diyebilirim... “İnsanları çok mu kırdık, bu da söylenmez ki” gibi kendimizle iç hesaplaşmalara da girmiyoruz açıkçası. Böyle bir hesaplaşmaya girdiğin zaman, bir sonraki konserde kendini daha fazla sıkar ve gerersin, bu da sahne performansımızı engeller.
Örnek olmak zorunda değilsiniz?
Cem: Hiç öyle bir derdimiz yok. Kaldı ki, sanat sanat için de olabilir, halkın gönlünü okşayacaksınız gibi bir durum yok. Bizi siz var ettiniz gibi bir ruh halinde değiliz.
Yusuf: En azından “bizi siz var ettiniz” türünden cümlelerin de içi tamamen boş cümleler olduğunun farkında bizim dinleyicimiz. Biz onların yanında olmaktan hoşnutuz, onlar da bizim orada olmamızdan...
Fazla mı cüretkarsınız?
Yusuf: Evet, öyle bir cüretkarlık var, ama sonradan o cüretkarlığa saygı da duyuluyor. Yaptığın iş kabul görüyor. Sorun şu: Sanatçının çok fazla halka indiği durumlarda, bir süre sonra karşındaki kişi seni kendinden biri olarak görmeye başlıyor ve bu mesafe tamamen ortadan kalkıyor asıl sorun da ondan sonra başlıyor... Böyle bir şey yok! Ben senden üstün değilim ama farklıyım. Sahnede yüzlerce kişi seni izliyor, farklıyım ki oradayım. O ayrımı yapmak gerek. Biz seyircisini gösteriye dahil eden tek grubuz belki de...
Sizin gardınızı alarak sahneye çıktığınızı düşünüyorum. Balans`daki gösterinizde başkaları size saldırmadan, sizin onlara saldırmanız söz konusuydu. Örneğin hepimiz gay`iz deyip birbirinizi işaret etmeniz de, onlar size böyle bağırmadan, sizin kendi kendinize yönelttiğiniz bir tavırdı. Aynı zamanda dalga da geçtiniz hem kendinizle, hem de seyirciyle.
Yusuf: Doğru bir gözlem bu. İnsanlar bana parmağıyla gay işareti yaptığında, ben de o işareti klavyedeki arkadaşıma gösterip dalga geçiyorum. Hesaplanmış, kurgulanmış bir şey değil bu. Doğal bir refleks olarak gelişiyor. Zaten konserin sonunda, “sevenler sağ olsun sevmeyenlerin de….” deyip, sahneden indik. Nasıl ki, karşıdan gelen tepkiyi çok ciddiye alıp, çok ciddi cevaplar vermiyorsak , sahneden ayrılırken ettiğim o küfrü ben ne kadar ciddiye aldıysam, insanlar da o kadar ciddiye almıştır diye düşünüyorum. Ancak her konserimiz böyle geçmiyor. Balans`taki gecede bizi ilk defa dinleyen bir kitle vardı. Genel olarak biraz ön yargılı izlediler.
Cem: Aslında biraz da oradaki seyirciyi dürtmek istedik. Hafta içine rastlayan bir konserdi ve tamamen farklı, yepyeni bir dinleyici vardı. Her ne kadar dinleyici dürtme duygusu olsa da bizde, o günkü konserde olan sataşmalar spontane gelişen olaylardı.
Rock müziğin dinleyicisi aslında muhafazakârdır. Ve maço bir tavrı da var. Benim çok uzun zamandır beklediğim bir şovdu bu. Cesur, ama çok da radikal değilsiniz. Gerçekten o Glam rock`ın ruhuna uygun, kırmızı ayakkabılarla, kırmızı kıyafetlerle çıkmanızı isterdim.
Cem: Bunlar 1999`dan beri yaptığımız şeylerdi aslında. Çok daha sert ve pervasızdık.Yusuf kürk giyip çıkardı sahneye.Şu an durulmuş halimiz bu.
Albüm çıkınca daha mı dikkatli olmak zorunda kalıyorsunuz? Aslında Balans`ta ki konseriniz çok abartılıydı. Seyirciye sataşmak yerine bence, daha ciddi, sert bir duruşla, ancak daha radikal kıyafetlerle gösteri yapmanızı beklerdim.
Yusuf: Peki senin abartılı bulduğun şey ne?
Aşırı derece de sataşma ve işaret ettiğiniz şeyi çok fazla göze sokma…
Yusuf: Mesela öndeki kadın seyircilerden birine mikrofonu uzatıp, şarkıyı söylemesini istediğimde, mikrofonu eline alıp, “seni s..mek istiyorum” dedi. Bu tür şeyler beni şaşırtmıyor..Oradaki izleyici çok büyük bir merakla bizi bekledi ve içindekini kustu. Konserin sonunda ise herkes orta parmağını kaldırmıştı. Bence sorun yok hala... O gece başka isimler de izlediler sahnede ama akıllarında sadece Zakkum kaldı bence...
Şöyle bir durum var aslında. Orada size duyulan öfkenin ardında, örtük bir kıskançlık ve hayranlık vardı. Bir kere grubun seksepalitesi çok yüksek. Ve izlemek çok keyifli. Erkek ve kadın gözünü ayırmadan, hem ayıplayarak ama bir yandan da o rahatlığınıza ya da pervasızlığına gıpta ederek baktı. Belki tepki birazda bundandı.
Yusuf: Nasılsa bunlar gay deyip ilk başta umursamıyor erkekler... Sonra ikilemde kalıyor ama... Ya değillerse?
Cem: Raindog adıyla sahneye çıktığımız dönemlerde bir internet sitesinde; Raindog konserine kız arkadaşını getirecek erkeğin, epeyce özgüven sahibi olması gerektiği yazıyordu.
Aslında tuhaf olan başka bir durum vardı orada. Hani olur ya, kadın sahnede stipriz yapar, erkekler de bağıra çağıra soyun der. Şimdi seyirci size bakarken öyleydi. Hani ne zaman soyunacak gibi izlenim doğurdunuz. Yadırgatıcı bir durum da yok değildi aslında.
Yusuf: Dinleyicinin bizimle ilişkisi önce o yadırgama duygusuyla başlıyor. Şaşkınlık da oluyor tabii. Sonra, ikinci aşamada nefret, üçüncü de kabullenme, dördüncü aşamada ise fanatik derecesinde sevme oluyor. Seyirciyle aramızdaki ilişki böyle birkaç katmanlı ilerliyor. Cem de mesela, çok sakin değildir. Onun da mikrofonu vardır, seyirciyle atışmaya girer. Balans`ta süre çok kısıtlı olduğu için, çok az şarkı söyleyebildik. O nedenle Cem o muhabbete katılmadı. Bana göre o gece iyiydi. Mutsuz olmadım açıkçası.
Cem: O gece bir çok yerde konuşulmuş. Örneğin, Derya Köroğlu aile dostumuzdur. Ertesi gün beni telefonla aradı, o konserdeki dinleyiciyle kapışmamızı duymuş, “aslı astarı var mı?” diye sordu. “Aslı astarı var abi” dedim ben de...
Yusuf: Bu tavır zaten beklediğimiz bir şeydi, bir kompleksimiz yok işin özü… Orası bir şov alanı. Seyirciyi de o alana çekiyoruz. Aslında çok da normal olmayan bir şey yapıyoruz. Bir kısmı seviyor, bir kısmı sevmiyor. Grup zaten böyle fan kitlesini oluşturur. Herkes herkesi sevemez.
Cem: Yaptığın işi herkes kayıtsız şartsız seviyorsa, o tavırda bir riyakarlık, anormallik sezmek lazım...
Seyirciyle atışmanın dışında sahnede başka neler yaşarsınız?
Emre: Albüm öncesinde bine yakın program yaptık. Seyirci o söylediğimiz aşamaları geçirdikten sonra, yakaladığımız ortak duygularla, konser, üç, dört saate kadar uzardı. Ve yine seyirciyle karşılıklı atışmalara girerdik. Günlük hayattaki yorgunlukları veya gerginliği, enerjimizi seyircimizin desteğiyle de aştığımız durumlar oldu.
Yusuf: Dertleşmelerimiz de olur. Örneğin birkaç konserin sonlarına doğru, arkadaşlar artık şarkı söylemek istemiyorum, hadi sohbet edelim diye teklifte bulunduğumda; son bir saatimiz kendimize dair hikâyeleri anlatmakla geçti.
Cem: Meselâ seyircilerden biri sahneye çıkıp, bekaretini ilk kaybettiği geceyi anlatmıştı. Çok samimi bir şekilde, herhangi bir çekince olmadan paylaşabiliyorlar birçok şeyi. Amaç, tamamen rahatlamak... Mesaj vermek gibi bir derdimiz, politik bir tavrımız yok. Esasen, hayatın ta kendisinden söz ediyoruz.
Fan kitlenizin yaşı kaç peki?
Cem: Her yaştan var aslında. Onlu yaşlarda da var, ama daha çok yirmi ve üzeri bir kesim dinliyor. Hatta en son imza günümüze elli-elli beş yaşlarında bir bayan geldi. “Ben en yaşlı Zakkum hayranıyım sanırım” diyerek... “Demeyin öyle” dedik...
Belki liriklerin etkisi olabilir bunda…
Yusuf: En azından Hipokondriyak şarkısındaki gibi sözlerin altından kalkabilmesi için dinleyicinin belli bir yaş seviyesinde olması gerekir. Şarkılarda ergenlik çağı sorunlarından bahsetmiyoruz zaten... Yaşı küçük Zakkum seyircileri de var ama demek ki, belli bir olgunluk, yaşından ilerilik var içlerinde... “Yaralısın” gibi bir şarkıyı kavrayabilmek için, bu şart...
Cem: “Yaralısın”, en iyi yaptığımız iş oldu bence... Kendi adıma öyle en azından...
Hipokondriyak ilginç bir şarkı. Sayıklamaları bol olan, teatral bir havası var.
Yusuf: Evet, zor bir şarkı o. Albümdekinden çok daha uzundur aslında o parça. İki tam sayfa A4 kağıt üzerinde upuzun bir düz metin olarak getirmişti Cem o sözleri... Bu haline indirgemek zor oldu. Aksi takdirde 20-25 dakika sürebilirdi Hipokondriyak.. Doğru söylüyorsun, şarkının teatral bir havası var.
Söz mü önce gelir, müzik mi?
Cem: Kendi adıma konuşursam önce söz geliyor benim için. Lirikleri yazarken zaten, kafamda da melodi oluşuyor. Ama o melodiyi beş dakika sonra unutuyorum tabii.. Yusuf ve Eren, o sözleri alıp, apayrı bir melodiyle diriltiyorlar. Genelde şarkı sözlerini yazan kişiler, şarkıları seslendirir. Biz de öyle olmadı. Benim duygularımın aynısı, şarkıyı söylerken Yusuf`a geçebiliyor. Benim duygularımı o kadar yaşatıyor ki söylerken, şaşırıyorum.
Şiirle aranız nasıl? Cem, sen Baudelaire, Rimbaud falan okudun mu hiç? Fransız şiirini sever misin?
Cem:Ortaokul ve liseyi Fransız Okulu`nda (Tevfik Fikret Lisesi) Fransızca olarak okudum. Fransız edebiyatını bilirim. Baudelaire`i de, Rimbaud`yu da severim.
Şarkılarınızda çocukluk halleri var. Ya da şöyle söyleyelim çocukluğu lunaparklarda unutulmuş gibisiniz. Anneye geri dönme, içeri kaçma halleri de diyebilir miyiz bu duruma?
Cem: Her şeyin temelinde çocukluk var aslında. Bir anlamda belirleyici de oluyor. Bütün büyük yazarlarda da bu vardır. Çocukluğunu pek hatırlamayan yazı da yazamaz. Birçok yazarın yarattığı eserlerdeki çağrışımlar, çocukluktan kalma, kaynağı oralarda bir yerde yatan fotoğraf kareleriyle ilgilidir. Çocukluk dönemi, yazı yazabilenler için en önemli beslenme kaynağıdır yani...
Kırmızı imgesi çok var şarkılarda . Kırmızı tehlikeli ve vahşi bir renk…
Cem: Ahtapotlar adlı şarkıda geçen kırmızıdan söz ediyorsun sanırım. Kırmızı bana masum geliyor orada... Evet, kırmızının vahşi bir ifadesi vardır, ama şarkıdaki kızın kırmızı eteği, masumiyeti ifade ediyor bana. Bu arada, kırmızıdan bahsediyorken, albüme girmeyen “Kırmızı” diye bir şarkımız daha vardı... Eren`in evinde hala duruyordur demosu... Mesela, o şarkıda tehlikeli ve seksi bir tarafa gidiyordu kırmızı renk... Neyse boşver, herkes merak edecek şimdi... İkinci albüme girer belki o da....
Aşk nedir sizce?
Yusuf: Bana “ihtiras” kavramını çağrıştırıyor. Hayatının bir tarafını sessizce ele geçirmesine izin veriyorsun ve zaman, daha göreceli olarak ilerliyor o andan sonra... Ama egomu her zaman için önde tutarım.
Cem: Beni yavaşlatacak bir kavram olduğuna inanıyorum. Birine aşık olmak, onu çok fazla, hatta kendinden de fazla ciddiye almış olmak demek gibi geliyor. Demek ki ben o aşkı kendi kendime duyuyorum. Bu son cümlelerden bu çıkıyor.
Emre: Ben, kaçınılmaz ve keyif verici birşey olarak görüyorum aşkı...
Evet Cem, sende narsist bir duruş da var. Aşk biraz da insanın kendini sevmesi olabilir mi? Çünkü karşındaki insan seni güzel buluyor, seni severek yüceltiyor…
Cem: Ama bak işte, karşı tarafın duyduğu aşktan bahsediyorsun... Tek taraflı aşktan bahsediyorsun aslında..
Yusuf: Aşk karşılığını bulunca, aşk olmaktan çıkıyor zaten...
Aslında ikili ilişkilere baktığımızda aşkın oranında bir denge yok. Biri mutlaka öbüründen daha fazla sever?
Yusuf : Ben hiç inanmıyorum. Bir taraf çok seviyor, diğer taraf iplemiyor. Sonra bir bakıyorsun, öbürü vazgeçiyor o aşktan, bu sefer hiç iplemeyen onun peşinden koşuyor. O nedenle hep tek taraflıdır aşklar.. Tek taraflı bir aşk, yıllarca ve hatta ömür boyu sürebilir. Ama çift taraflı aşk, birkaç ay içinde yerini tek taraflı bir aşka bırakmaya mahkumdur bence...
Shaft Dergisi (Deniz Durukan)
|